“ANADOLU KITASI”

TANIL BORA

Anadolu adının kökünde, Bizans İmparatorluğu’nun 7. yüzyılda Fırat nehrinden Ege denizi kıyısına uzanan bölgeyi kapsayan idari birime getirdiği yeni düzenleme var: Anatolikon, güneşin doğduğu yer. Ondan önce Küçük Asya deniyordu buraya. Başlıbaşına bir kıtayı çağrıştıran bir ad – bir minyatür kıta... Nitekim muhafazakâr tarihçi Mükrimin Halil Yinanç bir yerde “Anadolu kıtası” diye bahseder buradan; bir keresinde de “Anadolu imparatorluğu” tabirini kullanır. 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Milli Mücadele’nin resmî yayın organı sayılabilecek Hakimiyet-i Milliye gazetesi 1920’de “Anadolu Anadolulularındır!” sloganını dile getirebilmişti. 1924-25 yıllarında çıkan Anadolu Dergisi yeni kurulan devlete “Türkiye Cumhuriyeti” adı verilmesini yadırgamış, Anadolu Cumhuriyeti adını önermişti. Yıllar sonra, hümanist Azra Erhat “Ne mutlu Anadoluluyum diyene diye yazasım geliyor” diyecekti. “Türkiye Türklerindir” ve “Ne mutlu Türküm diyene” sloganlarının alternatifleri miydi bunlar – yoksa aynı ‘niyet’in’ başka türlü dile gelişi miydi? Her halükârda, Anadolu’yu bir vatan olarak tutkuyla sahiplenmenin, dahası ona başlıbaşına bir dünya olarak duyulan hayranlığın ifadeleriydiler. Anadolu adının, kâh bildiğimiz milliyetçiliklerle kesişen, kâh onun kafesine sığmayan bir cazibe hâlesiyle sarıldığı kesindir.

 

Anadolu, coğrafi çehresiyle de kıtalık taslıyor gibi değil midir? Kaç farklı iklim bir aradadır, envai çeşit yeryüzü şekli resm-i geçit yapar. Avrupa-merkezli dünya haritasının göbeğinde geometrik bir mükemmellikle yer alan bir dikdörtgendir Anadolu.

 

“Uygarlıklar beşiği”, klişeleşmiş sıfatlarından biri… Beşeri yerleşimin eskiliği ve sürekliliği bakımından müstesna bir diyar sahiden burası. İnsanlığın en eski tarımsal yerleşim yeri Çayönü’nde (Diyarbakır) bulundu, tarih öncesinin en büyük yerleşimi Çatalhöyük’te (Konya). Anadolu, çok görmüş geçirmiş, ‘ikbali de idbarı da’ görmüş. Mezopotamya’yla yoğun etkileşim içindeki başlayan tarihsel hikayesinde Pers, Makedonya, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı kültürlerini ağırlamış.

 

Anadolu’nun siyasal tarihinin bütünlükle fragmantasyon arasında salındığını görürüz. Ona kıtasal bir karakter kazandıran coğrafi kompartımanlaşma, ayrışmalara da elveriyor. M.Ö. 2 binde Hitit devletinin, Anadolu’nun ilk siyasi bütünleşmesini gerçekleştirdiğini biliyoruz. 11-14. yüzyıllarda, Selçuklu-Osmanlı hakimiyetleri aralığındaysa 26 ayrı hanedan hüküm sürmüş burada.

 

Göç ülkesi, melez ülke

 

Anadolu’nun kimlik damgalarının bir başkası: bir göç ülkesi burası. Haritada Asya ile Avrupa arasında kocaman bir köprü gibi duruşuyla bunu haber veriyor zaten. Hem bereketi ve ‘stratejik’ önemiyle kendisi bir hedef, hem de bir berzah, geçiş yeri. Kavimleri ağırlamış, onların ilticagâhı olmuş. Kitlesel sürgünlerin tanığı aynı zamanda. M.Ö. 1. yüzyılda Grekleşmeye başlamış, sonra 1071’de Malazgirt savaşıyla Müslüman ve Türk göçü ivmelenmiş. 19/20. yüzyıl dönümünde muazzam bir göç ve göçertme dalgasıyla yaşadığı travmanın artçı sarsıntıları hâlâ yatışmış değil. Anadolu’nun 19. yüzyıl sonunda hâlâ nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan Hıristiyan sakinlerinin sayısı yirmi yıl içinde marjinalleşti. Otokton Hıristiyanlar, ki aralarında kiliselerinde “semavi Pederimiz” sözleriyle Türkçe dua eden, Türkçe konuşan Rumlar da vardı, göçe zorlandılar, kaçtılar ya da Yunanistan’daki –Türkçe bilmeyen!- Müslümanlarla mübadele edildiler. En acısı, Ermeni nüfusu 1915’te feci bir kırıma maruz kaldı. Buna mukabil Kafkaslar ve Balkanlar’dan Müslüman topluluklar kitleler halinde göç ettiler Anadolu’ya. Sığındıkları Anadolu’yu sahiplenirken, buranın gayrımüslimlerden arındırılmasını kâh öç duygusuyla kâh ‘güvenlik’ kaygısıyla benimsediler. Eski Osmanlı coğrafyasında serpilen etno-milliyetçilikler, ulus-devlet çağına gecikmişliğin dehşetli alarmizmiyle, bu gecikmenin açığını ‘güven’ içinde kapatabilmenin olmazsa olmazını homojenleşmede görüyorlardı. Anadolu’da ve mücavir alanındaki Kafkasya, Balkanlar ve Mezopotamya’da kurulan ulus-devletler, bir ergen fanatizmiyle, nüfuslarını homojenleştirmeye giriştiler.

 

Bakiyesi bile, Anadolu’nun nasıl bir çoğulluğu barındırmış olduğunu gösteriyor. Etnolog Peter Alford Andrews, 1989’da yayımlanan, temel başvuru kaynağı niteliğindeki çalışmasında[1] “Türkiye’de yetmiş iki millet var” deyiminin boş bir mecaz olmadığını gözler önüne serer. Anadolu’da irili ufaklı 47 ‘kalem’ etno-dinsel topluluğu ayırt eder.

 

Aynı zamanda muazzam bir melezlenme demek bu. Macar Türkolog Béla Horvath 1913’te yaptığı Anadolu gezisi izlenimlerinde, “Bugün tipik Türk olarak adlandırabileceğimiz insan tipi, artık Asya Türklerinin Moğol’a veya Tatar’a daha çok benzeyen çekik gözlü tiplerinden çok farklı” diye yazmış: “Türkler tarafından fethedilen ve İslamlaştırılan Anadolu’da giderek karışan ırklardan (Rumlar, Ermeniler, Lidyalılar, Frigyalılar, Persler) yeni bir karışım ortaya çıkmış; kıvrık kartal burunlu, siyah saçlı, kara gözlü, açık ve temiz bir yüz ifadesine sahip…”[2]

 

Sadece ırksal melezlenme değil. Anadolu, dinsel senkretizmlerin, heterodoksilerin yatağıdır. Kaçarak göçerek yaşayanının çok olmuş olması, biraz bundan. Tabii yerleşiklerle göçebeler arasındaki kadim çekişmenin de payı var bunda. Kapadokya’nın kaya kiliselerinde saklanan ilk Hıristiyanlardan, merkezi otoritenin ve İslam ortodoksisinin menzili dışındaki sapalarda yaşayan ve yerleşikliğe direnen Türkmen Alevi kaçgun halkına, Kürt aşiretlere uzanan bir tür gelenekten söz edebiliriz. 1240’taki Babailer isyanı, 16./17. yüzyıldaki Celali isyanları gibi infilaklarla da uç veren bir gelenek.

 

Anadolu’nun çoğulluğuna imkan veren bir etmen, buranın bir geçimlik küçük üretim diyarı olmasıydı. Merkezî güçlerin ekonomik artıyı yutmasına ve elini kolunu her köşe bucağa uzatmasına el vermeyen, merkezîleşmeye kendi münzevi köşesinden ayak direyen bu yapı, hem bir muhafazakârlığın haznesi hem de kendine mahsus beşeri varoluş tarzlarının güvencesiydi. 1950’lerin hümanist ve muhafazakâr yazarlarının kendi zamanlarının Anadolu köylüsü ile “Eti köylüsü” (Eti, Hitit’e uydurulmuş Türkçe karşılıktı) arasında bir devamlılık tahayyül etmekte birleşmeleri, sadece milliyetçi romantizme değil ekonomi-politik temele de dayanıyordu. Son yirmi yılda kapitalizmin dördüncü vitese takmasıyla, artık hayatta kalması zor görünüyor.

 

Erken cumhuriyet döneminin bu defa az sayıda muhafazakâr ve hümanist yazarının paylaştığı Selçuklu romantizmi, o dönemde –gerçi, Türk-İslam damgası altında– Anadolu’nun çoğulcu yapısının ‘hakkının’ verildiği tahayyülüne dayanır. Selçuklu iktidarının zayıflaması üzerine Anadolu’nun birçok yönetim merkezi arasında bölünerek ademîmerkezileştiği dönemde yeşeren kültürel zenginliği ve çoğulculuğu yad ederler bu yazarlar.

 

Milli mitos ve gecikmiş vatan

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim!” Nazım Hikmet’in en ‘popüler’ dizelerinden biri bu. Anadolu’yla ilgili klişeleri ve milli mitosu temize çeken güçlü bir imge kuruyor: ‘Asya’yla Avrupa arasında köprü olarak Anadolu’ klişesi… ‘Türklerin ezeli tarihsel yürüyüşünün son merhalesi olarak Anadolu’ mitosu…

Bu mitosun arkasında, Türk milliyetçiliğinin gecikme telaşı yatar. 19./20. yüzyıl dönümünde serpilen bütün milliyetçilikler gibi, ‘tarihe geç kalmanın’ alarm duygusuna kapılan Türk milliyetçiliğinin ek bir sorunu, vatanını tayin etmekte de gecikmesi idi. Soyut bir vatan fikri uyanmıştı ama somut vatanla ilgili fikirler, Osmanlı imparatorluğunun gitgide kemirilen haritasına dair jeostratejik kestirimler ile Ziya Gökalp’in “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan” dizelerindeki hayal arasında salınıyordu. Anadolu, doğrusu, bir bakiye-vatan olarak ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu elitinin büyük kısmının memleketi Balkanlar’dı; onlar özellikle 1912-13’teki Balkan savaşlarının ardından imparatorluğun yüzyıllar boyunca gözdesi olan bu coğrafyada tutunmanın artık pek mümkün olmayacağını görünce, ‘elde kalan’ topraklar olarak duygusal yatırımlarını Anadolu’ya yapmaya yöneldiler. Anadolu’nun homojen bir Müslüman-Türk nüfus temelinde kurulacak millî devlete uygunluğunun hem ölçülmesi –haritalama, anketler, nüfus sayımları vs.– hem de örgütlenmesi –zorunlu göçler ve tenkil– bunun üzerine hızlandı.

İnşâ dönemindeki Türk milliyetçiliği, imparatorluğun yitişi travmasını bastırmak için, Anadolu ve Trakya’nın yeni/somut vatan olarak belirişini bir arınma olarak kutsadı. Erken Cumhuriyet döneminin coşkulu yazarlarından İsmail Habip Sevük’ün imgeleminde vatan, fazlalıkların yontulmasıyla, bir elmas gibi ortaya çıkmıştı.

 

Şimdi, kuyumculuk lazımdı. Anadolu’nun bir vatan olarak işlenmesi, pitoreskinin çıkarılması, romantize edilmesi işleri bekliyordu. Öte yandan resmî milliyetçiliğin tarih anlatısı, Anadolu’ya konsantre olmayı güçleştiren bir engel de çıkartmaktaydı: Türk Tarih Tezi. Bu ‘teori’, Orta Asya’da doğan ezelî Türk uygarlığının insanlığın bütün kültür mirasının kaynağı ve tüm uygarlığın beşiği saymakla, dünyanın her köşesindeki her uygarlık eserini Türkleştirmekle, Anadolu’yu ‘özel’ olmaktan çıkartıyordu. Bu tarihyazımı özel bir yer-yurt olarak Anadolu’nun ‘gerçeğine’ konsantre olmuyor, Anadolu’yu Türklüğün dünya-tarihsel uygarlık gezintisinin bir konağı olarak ‘malzeme’ ediyordu. Anadolu’nun kadim uygarlıklarının proto-Türk olarak kodlanması, aynı araçsal bakışın ve ilginin bir parçasıydı. O dönem kurulan önemli devlet bankalarına Etibank, Sümerbank adı verilmesi, Anadolu’nun kadim uygarlıklarına dönük gerçek bir ilginin belirtisi değildi kesinlikle;  evrensel Hitit adının “Eti” diye güya Türkçeleştirilmesinin de gösterdiği gibi, Anadolu’ya ezeli bir Türklük atfetme gayretinin işaretiydi. (Türk Tarih tezinin müelliflerinden Saffet-Arın Engin ta 1968’de de Sümer Türkleri kitabını yazacaktır.)

 

Coğrafyayı Türkleştirme cehdini isimlerden de takip edebiliriz. “Kuru dere yataklarına”, ücralardaki “mevkilere” kadar her yeri adlandırmayı egemenlik ifadesi sayan milliyetçi-bürokratik otorite, Anadolu’daki yer adlarının yaklaşık üçte birini değiştirmiştir!

 

Erken Cumhuriyet döneminde vatanı Türklükte ‘düzleyen’ bu çizginin yanı sıra, Anadolu’yu romantize etmeye dönük iki düşünce hareketi ortaya çıkmıştı. İki ayrı Anadoluculuk…  Birisi, Mavi Anadolu’culardır. Maviciler Eski Yunan’a atfedilen büyük uygarlık mirasının aslında İyonya’da gelişmiş olduğu tezini işlediler; İyonya’nın tarihsel coğrafyasını Anadolu’nun ‘tözü’ olarak yücelttiler. Onların hümanist heyecanlarında, İyonya’yı bütün uygarlığın kaynağı olarak yüceltip biricikleştirmekle, aslında Türk Tarih Tezi’nin zihniyet kalıbını Anadolu’ya uyarlayan bir yan da vardı. Diğer akım olan milliyetçi-muhafazakâr Anadoluculuk ise Anadolu’ya, Türklüğün İslâmlıkla kaynaşarak ve başka otokton medeniyetlerin verimlerini de uyarlayarak ‘kendini yarattığı’ toprak olarak metafizik bir değer yükler. Milliyetçi-muhafazakâr Anadolucular, bu coşkunlukla Anadolu’ya bakmışlar, ‘standart’ milliyetçiliğin pek vakit ayıramadığı memleket tasvirlerine yönelmişlerdir. Ancak her baktıkları yerde sadece Türk –ilaveten İslam– görmeleriyle, resmî milliyetçiliğin optiğini paylaşırlar. Remzi Oğuz Arık’ın,  çokkültürlülüğün timsali olan Mardin’de bile salt Türklük görmesi gibi: “Sağa bak: Türk; sola bak: Türk; aşağı bak: Türk; yukarı bak, Türk”tür.

 

Bu hoyratlık günümüze dek uzandı, uzanıyor. Nispeten masum bir örnek: Gaziantep’te yıllarca harabe olarak kalan Aziz Bedros Ermeni Kilisesi’nin “çokkültürcü” bir lütufkârlıkla restorasyonu yapıldıktan sonra (bir sanayicinin adı verilerek) “Ömer Ersoy Kültür Merkezi” adıyla hizmete konması gibi…

 

Terra incognita

 

Anadolu, yeni Türkiye’nin şehirli eliti için terra incognita idi, bilinmeyen topraklar...  Macar Türkolog Horvath, andığımız 1913 gezi notlarında İstanbul’da yaşayan Türklerin Anadolu’nun koşullarını hiç bilmediklerini, ortak izlenimlerinin olumsuz olduğunu kaydeder. İstanbul’un rahat koşullarına alışan onun tabiriyle “kibar Türkler” o rahatı Anadolu’da bulamıyorlardır. Yahya Kemal 1922’de, gözleri doksan katlı binalara alışmış Amerikalı seyyahlara İstanbul’un mütevazı manzarasının kim bilir nasıl gördüğünü sorar kendi kendine. Cevabı açıktır: “Şüphe yok ki, bize bir Anadolu köyünün pazar yeri nasıl görünürse!” Anadolu’yu keşfetme misyonu, hep bu Oryantalist(-ve-Oksidentalist) bakışı gezdirdi bilinmeyen topraklarda.

 

1938-1944 kesitinde tek-parti rejimi, ressamlardan oluşan bir keşif kolu çıkarmıştı Anadolu’ya. “Yurt Gezileri” projesi çerçevesinde, ressamlar Anadolu’ya gönderilerek “yurdun meçhul ve yerli güzelliklerini görmeye ve bunları mevzu        almaya” sevk edildiler. Sonra, 1950’lerin ve 1960’ların realizm çığırında, şair Cemal Süreya’nın 1967’de bir yazısında “Anadolu’nun ilkel ve katıksız görünümleri” dediği imgelerin peşine düşüldü. Gözünü yaban coğrafyaya ve yoksulluk folkloruna diken bu estetikte de, “yerlileri” soylu vahşiler olarak tahayyül eden bir Oryantalist bakış eksik değildi.

 

Milliyetçi Anadolucular “Anadolu’nun mağduriyet ve masumiyeti”nden söz etmişlerdi. Anadolu’nun saklı cevheriyle geriliği arasındaki iç burkucu paradoksun tarihi, buranın vatan olarak benimsenmesine kadar uzanıyor. Mühmelliği, ihmal edilmişliği, bilinmezliği kadar sıkı yapışmış bir imge Anadolu’ya. Burası Millî Mücadele esnasında ve sonrasında hep “sincabî” renkli, mahrum ve mâdun,  harap, viran, kimsesiz, metruk… olarak tasvir edilmiş.

 

Resmî milliyetçilik, bu viranlığa bakarken Eski Rejim’le hesabını da görüyordu: Anadolu’nun ‘öz’-Türk halkını fetihler peşinde koşturan Osmanlı öz vatanın yüzüne bile bakmamış, onu hor kullanmıştı. Aynı sav, Anadolu’nun metruk tablosuna düşen mimari hûzmelerin gayrı Türklüğünü açıklamakta da işe yarar: 1955’teki bir yazısında Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Anadolu’nun yüzü gülen tüm vilayetlerinde” hemen bütün güzel binaların Rum ve Ermeni yapıları olmasını, Türkler cephelerde kırılırken “bu toprağın en kârlı işlerinin” Rumlar ve Ermenilere kalmış olmasıyla izah eder.

 

Horlanmışlık, kadri bilinmemek, etno-milliyetçi imalarından bağımsız olarak da hâlâ kuvvetli bir “Anadolu duygusu” – veya, kimi zaman: Anadolu patetiği. Büyük şehirlerle ama asıl olarak İstanbul’la karşıtlığı içinde kodlandığında kazandığı anlamıyla Anadolu, yitik taşradır: Yitik hazine. Büyük şehri saran dekadansı dağıtacak bir “arınmanın” pınarı olarak romantize edilir. Vakur, ağırbaşlı, tahammüllü, çilekeş “bizim insanımız”ın beşeri coğrafyası olarak kutsanır. Amerikan deep America teriminden uyarlanan “derin Türkiye”, işte orasıdır: Anadolu. Daha çok muhafazakâr taşra epiğine elverir, ama onun yanında, 1960’lar/70’lerdeki denli olmamakla beraber, solcu popülizme de.

 

Global vitrin ve viran taşra

 

1966 sonlarında piyasaya çıkan ilk yerli otomobil markasının adı, şüphesiz yine Anadolu romantizmiyle, Anadol konmuştu. İthal ikameci sanayinin ancak yoksul iç pazarda tatminkâr bulunabilecek bir ürünü, o zamanın ruhuna uygun bir “yerli malı” övüncüydü Anadol. Son on on beş yıldır ise Anadolu’nun imajını, global piyasaya iş yaparak zenginleşen ve ulusal burjuvazinin kuvvetli bir fraksiyonu olmayı başaran taşra sermayesi belirliyor. Sükseli adıyla: “Anadolu kaplanları”. Anadolu kaplanlarının yuvalarından, müreffeh ve bayındır imgeler yansıyor. Alışveriş merkezleri, global markaların sahne aldığı vitrin-mekânlar, konforlu konut siloları, lüks arabalar, jeepler, canlı bir trafik göz alıyor. Mutena semtlerin refah sahneleri, İstanbul’da olanın artık Kayseri’de de, Gaziantep’te de, Konya’da olduğunu haber veriyor.

 

Beri yandan, kültürel bir taşralaşmadan yakınılıyor. Sözgelimi köklü sinema salonlarının birer birer kapanmasından, kamusal eğlence ve eğleşme mekanlarının daralmasından… Şehirlilik kültürünün tamamen “piyasaya” ve rant ekonomisine emanet edildiğinden… Bununla beraber, birörnekleşmeden yakınılıyor. Muhafazakâr yazar Mustafa Kutlu “Balıkesir’de gördüğünüz şey, Niğde’de; Konya’da gördüğünüz manzara Zonguldak’ta karşınıza çıkıyorsa işin tadı kaçmıştır” diye yazmıştı: “Pazarı bile kurulmayan, eşrafı ölmüş, esnafı dağılmış, konakları çökmüş kasabalar artık birer ‘ölü şehir’ niteliğindedir. (…) Tabii ki onların artık arastası, semercisi, nalbandı, iki yanı dut ağaçları, kavak ve çınarla kaplı sokakları kalmamıştır. Muhtemelen bir veya birkaç bulvara, meydana, heykele, çok katlı işhanlarına, mahalli gazetelere, hükümet ve belediye saraylarına, düğün salonlarına, halı sahalara kavuşmuşlardır.”

 

“Anadolu kaplanlarının” donattığı sahnelere giremeyen, giderek mercek dışında kalan geniş coğrafyalar var bir de. Servet taşranın merkezlerinin allanıp pullanmasına akarken kenarda kalan, görünmezleşen… Anadolu’nun kuytuları… Sahiden “sincabî”, sahiden boz, sahiden viran, sahiden terk edilmiş…  Son dönemde sinemanın, taşranın bu yüzüne rikkatle gözünü diktiğini gördük. Mahrumiyet coğrafyalarına, ücra peyzajlara, nafile addedilen hayatların içine baktılar sinemacılar, orada “mühmellik” ve yabanlıkla beraber sükûnet, sıcaklık, yalınlık da gördüler.

 

İşte, resim de bakıyor oralara…

 

 

 

[1] Peter Alford Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, Tümzamanlar Yayıncılık, çev.: Mustafa Küpüşoğlu

[2] Béla Horvath, Anadolu 1913, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, çev.: Tarık Demirkan